Huzur içinde yat büyük usta; müzik seninle anlamlıydı…
25 Eylül 2012 Salı
Neşet Ertaş'ın ardından
Huzur içinde yat büyük usta; müzik seninle anlamlıydı…
25 Ağustos 2012 Cumartesi
Smoke on the water, fire in the sky...
15 Ağustos 2012 Çarşamba
Doğunun uzağından gelen saykodelik tınılar - Seul’de turistik amacı aşan bir gezi:
Seul sokaklarında aslında “hiç hesapta yokken” diye nitelendirilebilecek bir seyahatin öznesi olarak, yukarıdaki tanım yine aklımın bir köşesinde sakince şekerlemesini yaparken, şehrin öğrenci semti Hongdae’de yürümekteydim. Hava kararmak üzere olduğu için ve daha birkaç dakika önce Korelilerin başka bir yazının konusu olabilecek iddiadaki batı etkilenimli yemekleri “çıtır tavuk” karnımı haddinden fazla doyurmuş olduğu için, turist gibi takılmaktan sıyrılıp musiki ile ilgili bir yerlere denk gelsem de Güney Kore seyahatim yeni bir boyut kazansa diye aklımdan geçiriyordum.
Düşüncem beni yanıltmadı. Az sonra girmiş olduğum ufak bir CD dükkanında San Ul Lim ile ilgili birkaç yeniden basım kayda denk gelmekle kalmamış, dükkan sahibinden meselenin atar damarı olan ikinci el plak dükkanlarına nasıl gidebileceğime dair gerekli bilgiyi çoktan almıştım bile.
Her ne kadar Koreliler İngilizce konusunda pek başarılı olmasalar da ( gerçi tüm Güney Koreliler chicken ne demek bilir fakat bu şu an için konumuzun dışnda!) CD dükkanının sahibine LP dediğimde ne demek istediğimi anlayıp bana bilgisayar ekranı yardımıyla kendimi ikinci el plakçıların ortasında bulmam için inmem gereken metro istasyonunu gösterdiğinde amacıma ulaşmış bulunuyordum.
Türkiye sınırları dahilinde önce İstanbul’da açılmış ardından da İzmir’e taşınmış bir Matara İlgievi vardır. Buranın sahibi ortam plaktan geçilmemesine rağmen koleksiyonerlerin ilgisini çekecek daha başka bir dolu şey sattığı için burasını bir plakevi veya sahaftan çok bir İlgievi olarak tanımlar ve adı da bu yüzden öyledir. Eğer Matara İlgievi bir İlgievi ise o zaman Heohyeon’un da bir tür ilgi çarşısı olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bol miktarda plakçının yanı sıra koleksiyonerlerin ilgisini çekecek başka şeylerin de bulunduğu fevkalade bir yeraltı çarşısı burası.
Seul’e vardığım andan Heohyeon’u bulana kadar geçen zaman içinde kafamın içinde çalan Asian Psychedelic Music toplamasındaki San Ul Lim şarkısı “It was probably late summer” Kore sokaklarındaki gezim için bir motivasyon olma görevini fazlasıyla yerine getirmişti. Şimdi sıra bu şarkının bulunduğu San Ul Lim albümünün plağını bulmaya gelmişti. San Ul Lim daha önceki CD dükkanında şahit olduğum üzere Güney Kore'de tanınmakla kalmıyor, Heohyeon’da ilk girmiş olduğum dükkanda da şahit olduğum üzere plakları kolaylıkla bulunabiliyordu. Dükkan sahibi grubun hemen hemen tüm albümlerini önüme dizmişti.
San Ul Lim’in plaklarının bulunabilirliğinin daha kolay olması ise hem ilk albümlerini 1976 sonu 1977 başında rock’ın Shin Joong Hyun sonrası memlekette unutulmaya yüz tutmuş olduğu bir dönemde çıkarmış olmalarıyla hem de bu albümün iyi satarak kendilerine şöhreti getirmiş olmalarıyla alakası var. San Ul Lim tıpkı bizdeki Üç Hürel gibi üç kardeşin kurmuş olduğu bir rock grubu. Güney Kore’nin hafif varlıklı bir ailesinden gelmiş olan bu üçlü üniversite yıllarında işe tamamen amatörce bir giriş yapıyorlar. İlk albümleri bile gayet amatör bir havada ve tek seferde kaydediliyor. İlk albümün A2 parçası “It was probably late summer”, 1976 sonu 1977 başı gibi rock’ın beşiği İngiltere’de punk-rock’ın yükselmeye başladığı bir dönemde, içerdiği sanki o 60ların sonundan kalmaymış hissi veren amatör ruhlu gitar solosuyla albümün sivrilen çalışması oluveriyor.
6 Mayıs 2012 Pazar
Türk'ün Belçika birasıyla imtihanı
6 Nisan 2012 Cuma
Replikas - Biz Burada Yok İken
Aslında 90lı yıllarda Türk pop müziğinin yapmış olduğu patlama bilimum Anadolu Rock diriliş albümlerini de beraberinde getirmiş olmasına rağmen, bu albümlerde düzenleme olarak hep bir vasatlık hakimdi. Aynı dönemde hali hazırda etkilenmiş olduğu 60lı ve 70li yıllar Türk rock müziğine kendi çalışmalarında bolca selam çakmış olan Replikas'ı diğerlerinden ayıran farklar da burada ortaya çıkıyordu. Samimi bir şeyler ortaya çıkarmak için bir araya gelmiş bir müzik grubu, zamanında yapılmış olan şeyin amaç ve ruhunu iyi kavramış olmak ve bunu her şeyin değişimiş olduğu 90lı yıllarda daha ilerici bir anlayışla icra etmek..
İşte 90larda Türk underground müziği yapmak üzere yola çıkmış olup bu yolda ilerlerken sadece Anadolu Rock'tan değil, bu coğrafyanın kıymetli alt kültürü arabeskten de beslenmiş olan Replikas, günümüze kadar eksenini koruyup sonunda yılların birikimini son çıkardığı cover albümü Biz Burada Yok İken'de derleyip toparladı.

Bugün albümü henüz daha dinlememiştim ki, yakın bir tanıdıktan bir "olmamış" yorumu aldım. Bu yorumun sebebini kendisine hiç sormadım fakat şu anda bir taraftan albümü dinleyip diğer taraftan bu yazıyı yazarken "olmamış" yorumunun sebebini çok iyi anlıyorum.
Aslında bana kalırsa gayet de "olmuş" bir albüm Biz Burada Yok İken. Replikas, bilimum Anadolu Rock cover'larını bir albümde derleyip toplama işinin altından Türkiye'de hakkını vererek kalkabilecek nadir isimlerden. Fakat eğer ki Replikas'ı az çok tanıyor iseniz, albümü dinlerken "Benim bildiğim Replikas çok daha iyisini yapabilir." cümlesini de kurabilme ihtimalinizin yüksek olması "olmuş" yorumunun kimine göre "olmamış" yorumuna kaymasına sebebiyet verebilir. Albümdeki bir çok cover orjinaline bir hayli sadık kalarak yapılmış. Kötü değil ama Replikas'ın önceki albümleri çıtayı zamanında bir hayli yükseltmiş olduğu için bazı cover'larda orjinalinden biraz daha uzaklaşıp, daha özgün düzenlemeler duysak ne kadar da fevkalade olurdu diyor insan.
Orjinaline sadık, fakat distorte ve saldırgan sound'un da kendini hard core bir gövde gösterisi olarak göstermiş olduğu düzenlemeler bunlar; ki bu bir artı puan zaten. Bir de üç tane düzenleme var ki; birincisi Ersen ve Dadaşlar'ın ilk 45liği Bir Ayrılık Bir Yoksulluk Bir Ölüm: Burada Dadaşlar düzenlemesine yine sadık kalınmış olmasına rağmen Wah wah'ın etkin kullanımı ve bu kullanımın düzenlemeye kattığı saldırgan hava pek oturmuş. İkinci olarak da Barış Manço Ölüm Allah'ın Emri çarpıyor göze. Orjinalindeki yabancı rock koleksiyoncularını bile defalarca hayran bırakmış olan zurna melodisi girişi, Replikas düzenlemesinde yerini distorte bir bas ve yaylı tambur birlikteliğine başarılı bir şekilde bırakmış. Üçüncü olarak da canlı halini defalarca dinlemiş olduğumuz Çiçek Dağı. Bu düzenlemedeki en önemli husus, rock gitarı kullanarak Çiçek Dağı'nı Anadolu havasını bozmadan icra edebilmek veya Erkin Koray'ı iyi anlayabilmiş olmak anlamına da geliyor bu; zaten Replikas tarafından kusursuz bir biçimde uzunca bir süredir gerçekleştirilmekte..
Uzun lafın kısası, dersleri hali hazırda çok iyi olan bir öğrencinin bir sınava hiç çalışmadan girip yüz üzerinden yetmiş iki alması gibi bir şey bu albüm.. Ben "olmuş" diyorum..
1 Şubat 2012 Çarşamba
Barış Manço ve İsveç Kulağı
Aslında burada ilginç olan ya da bana ilginç gelen husus, Barış Manço’nun 60lı ve 70li yıllarda uzun saçlı erkeklerin İstanbul sokaklarında tartaklandığı yer olan Türkiye’de, bir taraftan rocker olan kimliğini muhafaza etmeye özen gösterirken iken diğer taraftan da kendini her kitleden insana bu kadar sevdirebilmiş olmasıydı.
Barış Manço’nun müziğe kazandırdıklarıyla ilgilenen entelektüel kitle ise kendisini popüler kültür çerçevesinde sevenleriyle kıyaslandığı zaman çok daha incelenesi ve de aslında bu yazının konusunu oluşturuyor. Çünkü bu rocker kimliğin aslında günümüzde Türkiye kitlesinden öte takipçileri de var: Dünyanın dört bir yanındaki plak koleksiyoncuları.
90lı yıllarda üniversitede okurken Anadolu Rock plağı toplamaya başlamış olduğum için Barış Manço’nun 60lı yıllarda yaptığı twist çalışmalarından, Mazhar ve Fuat ile birlikte kaydettiği psychedelic çalışmalara kadar az bilinen bir çok çalışmasını keşfetmek gibi bir şansım olmuştu. Türkiye’de 60lı ve 70li yıllarda yapılmış rock çalışmalarına olan ilgim de 2000li yıllarda devam etmesine rağmen bir süredir plak toplama işini bırakmış, başka türlere yönelmiştim. 2006 senesinin sonbaharında tatil amaçlı yapmış olduğum bir İskandinavya seyahatinde bir gün Stockholm’ün meşhur tarihi çarşısı Gamla Stan’da yürüyordum. Yolda gördüğüm Sound Pollution isimli bir müzik dükkanı, hitap ettiği kitle açısından ilgimi çekti. Bu dükkan Türkiye’deki Heavy Metal dinleyen kesimin de ilgi alanı olan pek meşhur karanlık müzik Swedish Death metal tarzının sunulduğu bir dükkandı. Aslında bu tarz benim ilgimi çekmiyordu. 90lı yıllarda üniversiteden bir arkadaş İsveç’ten Anekdoten isimli bir rock grubunun bir CD’sini getirmişti bir gün okula ve de çok sevmiştim o grubu. Dükkana girip kasadaki arkadaşa Anekdoten’i sorunca beni kendi dükkanının az aşağısında başka bir dükkana yönlendirdi. Mellotronen isimli bu dükkanda kasada duran kişi Anekdoten’in davulcusuydu ve de ilk şaşkınlığı atlattıktan hemen sonra Türkiye’den geldiğimi söyleyince bana direkman Erkin Koray dedi. Şimdi burada parantezi açıp, Erkin Koray’ın Avrupa’daki bu tarz rock koleksiyonerleri için özel olan dükkanlarda bilinen bir müzisyen olduğunu, plaklarının yine aynı koleksiyoncular tarafından ilgiyle toplanıyor olduğunu söylersek aslında Anekdoten’in davulcusunun Erkin Koray’ı biliyor oluşunun çok da şaşılacak bir husus olmadığını anlarız. Fakat yine de, kendisi benim 90lı yıllarda severek dinlemiş olduğum bir İsveç grubunun davulcusu olduğu için Türkiye’nin rock geçmişi hakkında bilgi sahibi olduğunu öğrenmek yine de ülkeden uzak bir dükkanda insanı sevindiriyordu..
90lı yıllarda İsveç’ten çıkma bir grup daha dinlemiştim Landberk diye. Bu grubu tezgahta duran arkadaşa söylediğimde bana dükkanın öteki tarafında plakları karıştırmakta olan sarışın arkadaşı gösterip kendisinin Landberk’in gitaristi Reine olduğunu söylediğinde, bu sefer tam da mekanına gelmiş olduğumu hepten anlamış bulunuyordum. İsveç’in orta yerinde Barış Manço muhabbetinin açılması da bu şekilde başlıyordu. Reine, Türkiye’den geldiğimi öğrendiğinde çok ilgilenip bana elindeki bir çekim CD’den, bu CD’de bir çok Türk rock çalışması olduğundan, hepsinin muhteşem çalışmalar olduğundan fakat hangi çalışmanın kimin olduğu konusunda çok bilgi sahibi olmadığından bahsetti. Daha sonra da bana bilhassa çok seviyor olduğu bir çalışmasının başındaki melodiyi mırıldandığında, Barış Manço’nun 70’lerin ilk yarısında yaptığı Ölüm Allah’ın Emri’nden bahsettiğini anladım.
Bilenler bilir, Ölüm Allah’ın Emri’nin başında çok kendine özgü ve enerjik bir zurna melodisi vardır. Bu şarkı Anadolu Rock denen tarzın Barış Manço tarafından yapılmış çok kaliteli bir örneği oladursun, İsveçli bir rock koleksiyoncusu için çok daha ötedir. Reine için de öyleydi ve de bana şarkının başındaki zurna melodisini tarif ederken, melodinin o ana kadar dinlemiş olduğu en sert ve saldırgan rock melodilerinden birisi olduğundan bahsediyordu. Bize kendi içinde bulunduğumuz kültürden olduğu için güzel bir doğu batı sentezi gelen bir şarkı, İsveçlinin kulağında çok öncü ve sert bir rock tonlaması olarak çınlıyordu.
Reine ile en son 2011 senesinin sonbaharında İsveç’e yaptığım kısa bir seyehatta tekrar görüşme fırsatım olduğunda, Barış Manço ile başlamış olduğu Anadolu Rock hayranlığının çok daha derinlerine indiğini, çeşitli ortamlardan bir çok kaydı plak olarak edinmiş olduğunu ve de Arif Sağ’ın eski dönem enstrümantal çalışmalarına kadar geniş bir yelpazade Türkiye’nin müzikal olaylarını mercek altına aldığına şahit oldum.
Uzun lafın kısası hem Barış Manço, hem de onunla aynı yoldakiler, 60lı ve 70li yıllarda yapmış oldukları sentez müzikle, kendi topraklarımızda bile bihaber olduğumuz bir kitlenin günümüzde ilgisini uyandırdılar. Şu anda aramızda olmayanların hepsinin huzur içinde yatmasını diliyorum…
26 Ocak 2012 Perşembe
Güneye giderken sıkı giyinmek gerek: Kısa bir Arjantin seyahati
Aslında Buenos Aires’teki pasaport kontrolü sırasında beklerken bile kendimi hala vizeden muaf olduğuma inandıramıyordum. Onca sene Schengen vizesi çıkarırken, çektirmiş olduğun biyometrik fotoğrafta nasıl baktığına bile kusur bulunmasına alıştıktan sonra elini kolunu sallaya sallaya Arjantin’e girebiliyor olmak acayip geliyordu. Zaten bir akşam önce, Lufthansa çalışanı bile pasaportu incelerken inanamamış, “Arjantin’e vize olmadığına emin misiniz?” diye sormuştu. Sıra gelip de polis damgayı basınca kaygılarımdan kurtuldum: Turista 3 meses! Arjantin resmen “Bırak Schengen’i Avrupa’yı yahu.. Ben sana onların sunacağının on katı muhteşem doğa, taze ve ucuz yemekler, şaraplar, sıcak ortam sunarım. Hem de istersen 3 ay!” diyordu..
Buenos Aires ilk bakıştaki bakımsız görüntüsüne rağmen sizi bir müddet sonra içine çekmesini iyi bilen bir şehir. Şehrin göbeğindeki meşhur dikilitaş El Obelisco ve etrafına bakıldığı zaman ilk yapılan yorum bakımsız bir İspanyol şehrine benzediği olabilir. Fakat bu görüntü şehrin lüks semtlerine doğru yol alındığı zaman yavaş yavaş daha farklı bir görüntüye dönüşüyor. Bu durumu İstanbul’a benzetirsek, Tarlabaşı’ndan Nişantaşı’na doğru yürüdüğünüzde nasıl bir değişim oluyorsa aynı değişimin El Obelisco’nun oradan Buenos Aires’in Nişantaşı’sı Recoleta’ya doğru yürüdüğünüzde de olduğunu söyleyebiliriz.


Fakat Buenos Aires’in insanı yavaştan içine çekmesinde yatan sebep ne lüks semtleri, ne şehrin futbolla yatıp futbolla kalkması ne de tangonun romantikliği. Bunlar tabii ki, şehre ilk ayak basan bir yabancının ilgisini çekecek hususlar: River Plate ve Boca Juniors rekabetine daha yakından şahit olmak için birbirinden tamamen zıt kutupta olan bu iki rakibin, yani sosyetik River’ın ve halkın içinden olma iddiası taşıyan Boca’nın stadyumunu gezmek, Şükrü Saracoğlu stadyumunun 20 sene önceki hali diye resmini çekip internete koyabileceğiniz Boca Juniors stadyumu La Bombonera’nın içindeki müzede güya ünlü futbolcularla sahte fotoğraf çektirmek, La Boca semtine kadar gelmişken renkli evlerin arasındaki ben diyim bohem siz diyin varoş yaşantıya tanıklık etmek; daha sonra da lüks semtler Belgrano, Palermo ve Recoleta’da turlayıp kültürel farkın değişikliğine şahit olmak ve bir de şehrin en gözde tango mekanı Confiteria Ideal’de birkaç figür kapmak… Tabii ki bunların hepsi bu şehre gelince yapılacaklar listesinde başı çeken şeyler. Fakat Buenos Aires’in sizi içine çektiği şeyler değil. Ya da bana göre öyle değil.. Bana göre, şehrin en karakteristik ve en kendini sevdiren özelliği koruduğu nostaljik dokusu ve bu nostaljik dokunun size sundukları.




Konuyu biraz açalım. 2004 yapımı bir Arjantin filmi olan El Abrazo Partido’da çok ilgi uyandırıcı bir husus vardır: Filmin önemli sayılabilecek bir kısmı bir pasaj içinde geçer. Pasaj kültürü.. 2000li yıllarda Güney Amerika’nın en modern başkentlerinden birinde geçen bir filmin iskeletinin bir pasajda oluşturulmuş olması, ama öyle bir pasaj düşünün ki, İstanbul’da henüz daha alışveriş merkezlerinin olmadığı bir dönemde yani 90lı yılların başına kadar İstanbul’da yer almış olan pasaj kültürünün, ama burada günümüzde hala yer alan incik boncuk satan tarihi İstiklal caddesi pasajlarından veya benzerlerinden değil, misal İstanbul’un daha arka planda olan bir semtinin, mesela Kocamustafapaşa’nın pasaj kültürünün 2000li yıllarda halen Buenos Aires’de devam ediyor olması. Sadece bununla kalmayıp, şehrin trafiğe kapalı uzun ince alışveriş caddesi Calle Florida’da sağlı sollu pasajlarla beraber nostaljik çarşı dekoruna caddenin ortasına uzun uzadıya tezgahını sermiş işportacıların eklenmiş olması. Aynı işportacıların geçim kaynağının ihmal edilemeyecek derecede önemli bir kısmının sattıkları Heavy Metal temalı tişörtler olması da bu topraklarda, zaten çeşitli videolardan defalarca şahit olunmuş olan o dinleyici kitlesini doğrularcasına, rock ve metal müziğe olan ilgiyi açıkça ortaya koyuyor.


Nostaljik doku Buenos Aires’te pasaj kültürüyle kalmamakta; çok daha fazlası da var. Vakti zamanında şehrin temelini atmış olan İtalyanlar, buraya gelirken meşhur pizzalarını getirmeyi de ihmal etmemişler ve de seneler içinde Arjantin’in pizzası kendi tarzını öyle bir oluşturmuş ki, şehrin pizzacıları mükemmel bir damak zevkinin gövde gösterisini yapmaktalar. Fakat burada çok daha farklı ve de konumuzla alakalı olan bir nokta var. Buradaki restoranların çoğu eski dekorlarına çok sadık kalmışlar. İstanbul’da bu tip mekanlar; örneğin Kadıköy’deki Baylan Pastanesi, Beyoğlu İnci Profiterol, Tarihi Sarıyer Muhallebicisi gibi mekanlar burada İstanbul’da olduğu gibi gizli saklı köşelerde kalmış keşfedilmeyi bekleyen nostaljik hazineler olmaktan çok; kendini şehrin merkezi ile özdeşleştirmiş, attığınız her adımda karşınıza çıkabilecek yerler; ünü çok da önemli değil. Aslında bu mekanların en göz önünde olan bir tanesi var: Cafe Tortoni. Şehrin simgesi durumunda burası; çünkü hem 150 seneye yakın bir geçmişi var, hem de zamanının tüm sanatçı ve entelektüel kesiminin senelerce buluşma mekanı olmuş bir yer. Fakat nostaljik mekan öyle çok ki şehrin merkezinde, 2009un 70lerde geçen dokunaklı Arjantin filmi El Secreto De Sus Ojos’un yapımcıları böyle bir ortam içinde istedikleri özelliklere sahip dekorları ararken hiç de zorlanmamışlardır.


Nostalji ile modern yapıyı iyi kaynaştırmasını bilmiş olan Arjantinliler, bütün bu mekanların çok da uzağında olmayan Puerto Madero’da modern mimarinin örneklerini de sergilemişler. Arjantin’in meşhur barbeküsü Parilla’yı ve ünü dünyada yeni sivrilmeye başlamış leziz Arjantin şarabı Malbec’i kanal kıyısı manzaralı ortamlarda hem Arjantinlilere, hem de turistlere sunmasını bilip şehre bir artı daha kazandırmışlar.

Güneye giderken sıkı giyinmek gerek demiştik başlarken. Aslında sıkı giyinmek yaz dönemlerinde gelinmiş Buenos Aires için değil, yaz dönemlerinde dahi gidilse yine sıkı giyinmeyi gerektiren Güney Amerika’nın da güneyi Patagonya’dan ve buzullara yaklaştıkça doğal olarak daha da soğuyan havadan kaynaklanan bir sebep.
Patagonya’nın en popüler buzulu Perito Moreno’yu görmek için en yakın şehir olan El Calafate’ye uçak indiğinde gözünüze çarpan ilk güzellik turkuaz rengiyle sizi karşılayan meşhur Argentino gölü oluyor. Gölün kenarından yamacından kaptırıp El Calafate’ye doğru yol alıyorsunuz daha sonra. El Calafate otelleri ve doğası itibarıyla Abant’ı hatırlatan bir yer. Yaz mevsiminde püfür püfür esiyor, tertemiz havayı ciğerlerinize çekiyorsunuz şehirde tur atarken. Perito Moreno turizminden geçinen çok ufak bir yer burası ve tek ana caddesini dağcılık malzemeleri satan dükkanlar ve et lokantaları doldurmuş. Arjantin’in genelinde zaten ünlü olan bir Parrilla var iken bu olay El Calafate’ye geldiğiniz zaman yerini Patagonya usulü kuzuya bırakıyor, önünüze taptaze gelen açık ateşte ve ilkel bir sopa düzeneğinde pişmiş bol kemikli kuzu etiyle birlikte.



El Calafate’den yaklaşık 80 km uzaklıkta bulunan Perito Moreno buzulu, aynı ismi taşıyan koskocaman parkın içerisinde bulunuyor. Bu muhteşem ortamın keyfini çıkarmak için sunulmuş üç aktivite mevcut: Buzulların üstünde trekking, tekneyle buzul kıyılarına doğru yapılan Nautical Safari ve de ziyaretçi platformundan panoramik görüntü. Haliyle ilk iki aktivite geziyi biraz daha heyecanlı bir boyuta taşırken, ziyaretçi platformunun üzerine çıkarak birkaç tane fotoğraf çekmek ve buzulun kopup Argentino gölünün türkuaz rengi suyuna karışmasını izlemek de buralara kadar gelmişken olmazsa olmazlardan. Hatta ve hatta, ziyaretçi platformunun (ve de parkın tamamının) her tarafını süsleyen Güney Amerika’ya özgü kırmızımtırak bitki firebush veya İspanyolca adıyla notro ve arka plandaki buzullardan muhteşem fotoğraf kareleri çıkıyor olduğu da, söylemeden geçilmemesi gerekenlerden.



El Calafate’de yetişen kızılcık benzeri çok meşhur bir meyve var. Zaten şehrin adı da bu meyvenin adının El Calafate olmasından kaynaklanıyor. Likör, reçel, dondurma yapımında; bölgenin meşhur birası Austral’ın aromasında kullanıyorlar bu meyveyi. Buzullarda gün boyu yapılmış bir seyahatten sonra bu meyvenin likörünü yudumlayıp bol soğuk yemiş olan bünyenizi ısıtıyor, buzul maceranızı mutlu bir şekilde sonlandırıyorsunuz. Bir inanış bu meyveden tadanın bir gün Patagonya’ya tekrar geleceğini söylüyor. Duyar duymaz inandım; çünkü ben zaten en başından beri bir gün o topraklara tekrar gideceğime, o muhteşem doğayı daha derinden keşfedeceğime inanıyorum..

15 Ocak 2012 Pazar
La Piel Que Habito
Atlas Sineması'nın 16:30 matinesinde filmi gördükten hemen sonra kendisine şu mesajı attım:
"Sinirimi bozacak diye çekiniyorum demiştin ya.. Eğer öyle düşünüyorsan kesinlikle gitme ama şunu bil; çok iyi film.."

Pedro Almodovar, hemen hemen her filminde benzer konuları, benzer kadınları, benzer adamları, benzer fonları, hatta ve hatta benzer müzik ve diyalogları kullanan bir yönetmen. Ancak, kafasının içinde öyle şeyler dönüyor ki; kullanmış olduğu bu benzer unsurlar yönetmenin her yeni filminde karşımıza bambaşka bir kimliğe bürünmüş olarak çıkıyor ve bu da kendisini sürekli izlenir kılıyor. Diğer bir dikkat çeken konu da yönetmenin her filminde, sanki hastasına her seferinde daha yüksek dozda ilaç veren bir doktor gibi, tedirgin edicilik boyutunu gitgide daha da arttırması. Bunu izleyiciyi kıyamet gününde çekeceği son filme kadar alıştıra alıştıra sürükleme amacı güderek bilinçli mi yapıyor, yoksa seneler geçtikçe daha tedirgin edici bir hal alan dünyaya paralel olarak mı izleyiciye sunuyor bilmiyorum fakat böyle devam ederse kendisnin çok değil bir 10 sene içerisinde karşımıza çıkaracağı yapıt beni şimdiden bir hayli düşündürüyor.

Karanlığın, şiddetin, sapkınlığın ve gerilimin içinde Buika gibi söylediği şarkılarla bu konuda 180 derece tezat oluşturan bir sanatçıyı filmin içine bu kadar usta bir şekilde yerleştirebilmesi de belirtmeden geçilirse olmazlardan..

Sonuç olarak çok iyi bir film. Yönetmenin seneler geçtikçe ustalığına ustalık kattığının da göstergesi. Fakat yazının başındaki diyalog gibi bir düşünceniz varsa uzak durmanızda yarar olacağını düşünüyorum. Her ruh hali bir değil çünkü..
11 Ocak 2012 Çarşamba
Şangay'da Turist Olmamak
Hele bir de söz konusu şehir, Çin Halk Cumhuriyeti gibi girdiğiniz her sokağında batıya olan uzaklığı sonuna kadar hissettiğiniz bir ülkenin şehriyse, seyahat amacı yeni kültürler keşfetmek olan kişiler için adeta hazine niteliğindedir o şehrin ücra köşeleri.
Şangay denince ekonomi ve metropol kelimelerinin akla ilk gelen kelimeler olduğu bilinen bir gerçek. Turistik açıdan Pekin ile kıyaslandığında anında sınıfta kalır Şangay. Bund civarlarında takılıp yüksek yüksek binaların tepesine çıkar, yine bund civarlarından Nanjing Caddesi'nde yürüyüp People’s Square’a ulaşır, daha sonra da çiçeği burnunda 10 numaralı metro hattını kullanarak Yu Yuan Garden’da Uzakdoğu Sultanahmet’i deneyimi yaşarsanız turistik Şangay geziniz hemen hemen sonlanmış demektir. Peki Şangay seyahatinin size vereceği sadece bunlarla mı kısıtlıdır? Aslında konumuzdan ötürü soruyu daha farklı açıdan sormak gerek: Bir şehri gezerken sizi ilgilendiren olayın sadece turistik boyutu mu, yoksa o şehri daha da yakından tanımakla ilgileniyor musunuz?
Lafı uzatmadan konuya geçersek diyeceğim şudur ki; Şangay’da üç adet mühim cadde var: Nanjing Caddesi, Huaihai Caddesi ve de Sichuan Caddesi. Bir gün şehrin eski sakinlerinden birisinin bu üç cadde hakkındaki çok yerinde bir tespitine şahit olmuştum. Demişti ki; Nanjing Caddesi yabancı turistlerin, Huaihai Caddesi Şangay dışından gelen Çinlilerin, Sichuan Caddesi ise Şangaylıların takıldığı caddedir. Bunun üzerine ben de derim ki; Şangay’a ilk ayak bastığınızda Nanjing Caddesi'nde turistik amaçlı atılmış bir tur mantıklı olabilir. Gündüzleri capcanlı geceleri ışıl ışıldır Nanjing Caddesi. Adım başı ara sokaklardan önünüze fırlayıp size çakma rolex, dvd, çanta satmak isteyen Çinlilerle doludur. Onları başınızdan savuşturmak için iki yol deneyebilirsiniz. Birisi Kemal Sunal’ın Yedi Bela Hüsnü filmindeki tehditkar repliği “Suratımı sertleştirirsem görürsün.” repliğini kullanmak, diğeri ise Çince istemem anlamına gelen “Bu yao!” cümlesini kullanmaktan geçer. İkinci yöntemi kullanırken sık aralıklarla “Bu yao, bu yao, bu yao, bu yao, bu yao!” diye bağırırsanız, hem Çince cümlelerin kısalığından dolayı oluşmuş olan daha etkili bir hitap şekli kullanmış olur, hem de satıcıya ufak bir şok yaşatırsınız; komiktir..
Burada hemen ek bir hususa değinmek gerekir. Çin’in bu üç caddesi hatırı sayılır uzunlukta caddelerdir ve de bu yüzden Nanjing Caddesi , doğu ve batı olarak ikiye, Sichuan Caddesi ve Huaihai Caddesi güney, merkez ve kuzey olarak üçe bölünmüş olup, konumuz dahilindeki caddeler, Doğu Nanjing Caddesi, Kuzey Sichuan Caddesi ve Merkez Huaihai Caddesi’dir.
Huaihai Caddesi ise, yabancı sayısının azalıp bolca Çinlinin cirit attığı bir caddedir. Kaliteli restoranlar, sinemalar, sosyetik markalar, Şangay’ın gece hayatına yön veren mekanlar bolcadır bu caddede. Caddede atılmış güzel bir turdan sonra saatler akşam 9-10 sularını gösterdiğinde Şangay’ın en kaliteli iki caz kulübü Cotton Club veya JZ Club’da soluklanılır, canlı müzik eşliğinde bol köpüklü bir iki şişe Belçika birası yudumlayarak (Bilhassa Cotton Club’ın bira menüsü çok şahanedir) Uzakdoğu macerası içinde batı kültürü anılır.

Fakat bu üç caddenin hiçbiri Sichuan Caddesi, ama olayların esas döndüğü caddenin kuzey kısmı Kuzey Sichuan Caddesi kadar Şangaylı değildir. Klasik Şangay dokusunu korumasını bilmiştir bu cadde ve çevresi. Kapitalizm öncesi Şangay’ına ait yerleşim yerleri, binaları bolcadır her ne kadar uzak ufuklara baktığınızda yükselen gökdelenler çokça olsa da. Gökdelenlerin arasına sıkışmış gerçek Şangay’dır burası. Yol üstünde sahafların, antikacıların, 1930ların Şangay ruhunun yaşamaya devam ettiği Duolun Sokağı’na sapıp, eskicileri gezdikten sonra Old Film Cafe’de bir şeyler içip soluklanabilirsiniz. Duolun Sokağı’nın hemen çıkışındaki Doğubank işhanı benzeri mekanda diğer yerlerden daha ucuza bilgisayar ve ekipmanlarını bulabilir, az ilerideki Japon Noodle restoranları zinciri Ajisen Ramen’ın Kuzey Sichuan Caddesi’ne özel eski bina içinde kurulmuş şubesinde karnınızı doyurabilirsiniz.





Otobüs Fudan Üniversitesi’nde durmuşken buraya değinmeden de olmaz doğallıkla. Bir üniversite kampüsünün verebileceği her şeyi verir bu Şangay’ın en köklü üniversitesinin kampüsü. Şangay’ın havası kirlidir fakat bu kampus yemyeşildir, sessizdir ve sakindir. Pek araba bulunmaz burada. Çinli öğrencilerin arabayla okula gelme alışkanlığı yoktur çünkü; bisiklet kullanırlar. Sabah erken gelirseniz belki bu yeşilliğin içinde tai chi egzersizleri yapan birkaç yaşlı Çinliye de denk gelebilirsiniz. Hava güzelse Günün her saati, eski kampus binalarının içinde yükselen koca bina Guanghua Towers’ın önünde bulunan yayla gibi yeşil çimlere uzanabilir, güzel havanın keyfini sürebilirsiniz. Kampüsün arka cephesindeki caddenin üzerindeki öğrenci restoranlarında bir hayli ucuza karnınızı doyurup, Fudan öğrencilerinin uğrak mekanı olan ve Çin ruhu katılmış leziz İtalyan usulü pizzalar sunan Ciao Cafe’de, şayet artık değilseniz, öğrencilik yıllarınızın özlemini giderirsiniz. Çıkışta Ciao Cafe’nin hemen bitişiğindeki CD DVD dükkanına da uğrayıp, bilimum pop rock albümlerinin, filmlerin ucuz fakat kalitesi iş görür Çin baskılarından da edinmek istersiniz belki: Üzerinde Çince yazılar olan double bir Pink Floyd – The Wall albümü hangi gezginin ilgisini çekmez ki?
10 Ocak 2012 Salı
Özlenen Mekan Nando's ve Piri Piri
Kökeni Portekiz'in Madeira adası olan afili dana şiş yemeği Espetada'yı, Güney Afrika'daki Portekizliler tavukla yapmayı akıl edip bir de bunu yine Afrika'da keşfettikleri Piri Piri biberinin sosuyla sundular. Böylelikle Nando's, bir konsept restoranlar zinciri olarak temellerini Güney Afrika'da attıktan sonra diğer ülkelere de yayılıp Türkiye'ye kadar ulaştı.
İstanbul'da Mecidiyeköy Cevahir, Bağdat Caddesi ve Ataköy Plus olmak üzere 3 şubeyle hızlı bir giriş yapmasına rağmen yaklaşık 1,5 sene kadar dayanabildi sadece Türkiye'de. Aslında dışarıdan bakıldığında kesinlikle sinek avlayan bir görüntüye sahip değildi ki, bir süre sonra aşırı sık gitmeye başlamış bir müdavimi olan ben, kapanma sebebini bilmesem de franchising ile alakalı bir problem olduğunu düşünümekteyim halen.
Nando's müdavimliğimin sebebi ise eskiden beri olan bol acı sos kullanma alışkanlığım ve de orada ilk defa keşfetmiş olduğum Piri Piri sosunun özel Nando's sunumu olan Extra Hot'ın yaptığı bağımlılıktı.

Piri Piri sosu, et olarak dana veya balıkta iyi uyum sağlayamamasına karşılık tavuğu acı sevenler için inanılmaz bir kombinasyon. Bunun yanı sıra Portekiz usulü pilav, bulgur pilavı ve bilumum sebze yemekleri ve ızgara sebzeler; hatta Nando's deneyiminden hareketle közde mısır ve patates kızartmasında kullanıldığı zaman da acı severler için vazgeçilmez oluyor.
Zaten Piri Piri soslu tavuğu da Portekiz'e yolunuz düştüğü takdirde bilumum mekanlarda kolaylıkla bulabiliyorsunuz. Aslında 2011'de bayram tatilini geçirmek için yolum Portekiz'e düştüğünde şahsen Piri Piri sosunun bu topraklardaki ününden çok da emin değildim. Sonuçta Nando's Güney Afrika'dan çıkma bir zincir, piri piri biberi de yine Afrika'da yetişen bir biberdi. Espetada, her ne kadar Portekiz yemeği olsa da kökeni Madeira adasıydı ve ben de Porto'da denenmiş başarısız bir Espetada'dan sonra bu konunun üzerinde çok da durmamaya karar vermiştim. Ta ki, son gece kaldığım otelin restoranında tesadüfi olarak Calve'nin ufak şişedeki Piri Piri sosunu görünceye dek! Burada belirtmek gerekir bu görünümdeki soslar, mesela Tabasco veya Knorr'un meşhur sosu Acısso, hem ufak şişedeki sunumu, hem de müthiş lezzeti açısından çok başarılıdır. Bu sebeple, benzer bir sunumu Portekiz'de Piri Piri ismi altında görmek çok heyecan vericiydi. O akşamki yemekte, yemeğin üzerine ufak şişeden yapılan çok az bir damlatmanın ciddi acı kıvam ve tat olarak sonuç vermesi, ki Nando's konseptinde sunulan Piri Piri sosu bir tür karışımdır ve de ete ketçap döker gibi dökülür, sosun Portekiz'deki ünü hakkında merakımı daha da bir arttırır oldu.
Portekiz'de son gecem olduğu ve ertesi gün sabahtan havaalanına gitmem gerektiği için bu merakımı, şayet şansım varsa, giderebileceğim tek bir yer vardı. Lizbon havalimanı.. Sosun Portekiz için gerçekten geleneksel bir anlamı olduğunu havalimanındaki dükkanlarda koli halinde gördüğüm çeşitli Piri Piri sosu markalarından sonra daha iyi anlıyordum. İyi ki yerinde bir karar verip markalardan birini 12li koli olarak almışım. Çünkü şu anda evdeki kanat ziyafetlerinde Piri Piri, sofranın vazgeçilmezi olarak tahmin ettiğimden çok daha hızlı tükeniyor; kanat dışında ızgara sebzelere, bilumum sebze yemeklerine, bulgur pilavına, hatta hatta mercimek çorbasında katılmış birkaç damlada dahi muhteşem uyum sağlıyor..
Kim bilir; belki bir gün tekrar cesur bir Türk girişimci sayesinde Nando's ve Piri Piri sosuyla hazırlanmış o leziz tavuk yemeklerini memleket sınırları dahilinde tekrar görebilir, bağımlılık yapan o damak zevkine tekrar kavuşabiliriz.