Neşet Ertaş, usta ozanlığının yanı sıra, 60lı ve 70li yıllar Türkiye’sinde, müziğin en verimli biçimlerde düzenlendiği dönemlerde; dönemin sentez müzik yapan sanatçılarına da türküleriyle ilham kaynağı olmuş bir sanatçıydı.
Cem Karaca ve Erkin Koray kariyerlerinin en verimli dönemlerinde, ustanın “Kendim Ettim Kendim Buldum” eserini aynı sene içerisinde (1970) yorumlamışlardı.
Erkin Koray underground çalışmalar yaptığı grubu Yeraltı Dörtlüsü ile, Kendim Ettim Kendim Buldum’u saykodelik rock düzenlemesiyle yorumlarken, Neşet Ertaş türkülerindeki mistik, bir o kadar da duygu yoğunu havayı, aynı özelliklerin zaten saykodelik müziğin karakteri içinde yer almasından ötürü çok başarılı bir düzenleme olarak dinleyiciye sunmuştu.
Cem Karaca ise türkünün dönemin rock müziğinin en popüler enstrümanlarından hammond org ile harmanlanmış bir düzenlemesini plağa okuyup, daha o dönemler çiçeği burnunda bir tarz olan Anadolu Rock adına seçkin bir sentez örnek vermişti.
1971 senesinde ise üstadın “Tatlı Dillim Güler Yüzlüm” isimli eseri ise Cem Karaca’nın 70li yılların ilk yarısındaki grubu Kardaşlar ile bas, davul, ıklığ ve gitarın konuştuğu bir rock düzenlemesi olarak plağa yansımış, aynı sene içerisinde Selda Bağcan ise, sade bir folk düzenlemesiyle Tarık Akan ile Filiz Akın’ın başrolde oynadığı bir filme adını verecek kadar tutmuş bir çalışmaya imza atmıştı.
Huzur içinde yat büyük usta; müzik seninle anlamlıydı…
Geçenlerde Montreux caz festivalinin web sitesine bakarken festivalin kurucusunun ismini görünce bu isim beni 90lı yıllarda yeni yeni 70lerin Hard Rock’ını dinlemeye başlamış olduğum dönemlere götürdü: Claude Nobs.
80li yılların Heavy Metal’inin atası sayılmasına karşılık bu türe kıyasla daha sakin ama distorte, diğer taraftan da blues cümlelerinden bolca beslenen 70lerin Hard Rock’ına bu türün ağababası olan Deep Purple ile başlamak doğal olarak kaçınılmazdır. Sene 93-94 civarlarıyken edinmiş olduğum bir 70ler Best of’u CD’siyle grupta çalmış olan elemanları bir bir öğrendikten sonra edinmiş olduğum 1972 tarihli albüm Machine Head CD'sinin kitapçığını açtığımda tüm grup elemanlarının tek tek çekilmiş fotoğraflarının yanı sıra bir de Claude Nobs’un fotoğrafı vardı. Kendisi grupta hiçbir şey çalmıyor olmasına rağmen kitapçıkta grup elemanı gibi yer almış olmasını enteresan bulmuştum; fakat o dönemler bir bilgiye ulaşabilmek şimdiki kadar kolay olmadığı için kendisinin kim olduğunu bilme şansım olmamıştı.
Deep Purple’ın Machine Head albümünü kayıt ettiği dönemlerde İsviçre’nin Montreux kentindeki bir Frank Zappa konseerinde çıkan yangın ve albümün hit parçası, Hard Rock'ın milli marşı Smoke on the water’ın bu hikayeyi anlatıyor olması; o dönemleri bilen, inceleyen kişiler tarafından genellikle bilinir. Claude Nobs ise bu hikayenin perde arkası kahramanıymış; bu sebeple fotoğrafı Machine Head albümünün iç kapağında grup elemanlarıyla beraber yer almış.
Claude Nobs İsviçre’nin Montreux kentinde doğup büyümüş. Bir süre Amerika’da bulunup burada müzikle ilgili bazı işlerle uğraştıkran sonra Montreux’ya geri döndüğünde burada caz festivali düzenlemeye başlayıp inanılmaz bir başarı sağlamış. 1971 senesinde Deep Purple Machine Head albümünü Montreux’da Claude Nobs’un sahibi olduğu ve Montreux caz festivaline de ev sahipliği yapan Montreux Casino’da kaydetme kararı almış. Montreux Casino kışın bir süre kapalı kaldığı için Deep Purple burada kış döneminde albümü rahatça kaydedebilme planları yapıyormuş. Aralık ayında mekanın kapanmasına az kala Frank Zappa’nın verdiği bir konser esnasında izleyicilerden birisinin ateşlemiş olduğu alev mekanda yangın çıkmasına sebep olmuş ve mekan ciddi hasar görmüş. Claude Nobs, mekanda mahsur kalıp dışarı çıkmaya cesaret edemeyen kişileri kurtararak Smoke on the water’ın bir dizesine ilham kaynağı olmuş:
“Funky Claude was running in and out, pulling the kids out the ground..”
Daha sonra Deep Purple, Machine Head albümünün kaydını yine Montreux’taki Grand Hotel’in koridorunda tamamlayabilmiş ve Machine Head Hard Rock'ın en efsanevi albümlerinden birisi olarak tarihteki yerini almış.
Montreux Caz festivali bu sene 46ncısı olmak üzere Haziran-Temmuz aylarında düzenlendi ve halen hem İsviçre’nin en büyük caz festivallerinden, hem de Avrupa’nın en prestijli caz festivallerinden biri olma özelliğini korumaya devam ediyor. Machine Head albümü için ise bu sene içerisinde Re-Machined adı altında Metallica’sından Iron Maiden’ına, Steve Vai’ından Santana’sına birçok ustanın çalmış olduğu bir saygı albümü yapıldı. Albümde Metallica’nın çalmış olduğu When a blind man cries ise hem kayıt, hem de yorum kalitesiyle öne çıkanlardan.
Saykodelik müziğin ne olduğu hakkında Erkin Koray’ın yanlış
hatırlamıyorsam 60lı yılların sonunda yapmış olduğu öz ve yerinde bir tanım
vardır: “Beat müziğinin geliştirilmiş ve sertleştirilmiş şeklidir. Bu tür müzik
insanın sinir sistemi üzerinde müthiş etki yapar.” der Erkin Koray dönem
röportajlarının birinde. O dönemden günümüze saykodelik müziği
değerlendirirken aklımın bir yerlerinde hep bir başucu tanımı olarak kalmıştır
bu tanım.
Seul sokaklarında aslında “hiç hesapta yokken” diye
nitelendirilebilecek bir seyahatin öznesi olarak, yukarıdaki tanım yine aklımın
bir köşesinde sakince şekerlemesini yaparken, şehrin öğrenci semti Hongdae’de
yürümekteydim. Hava kararmak üzere olduğu için ve daha birkaç dakika önce
Korelilerin başka bir yazının konusu olabilecek iddiadaki batı etkilenimli yemekleri
“çıtır tavuk” karnımı haddinden fazla doyurmuş olduğu için, turist gibi
takılmaktan sıyrılıp musiki ile ilgili bir yerlere denk gelsem de Güney Kore
seyahatim yeni bir boyut kazansa diye aklımdan geçiriyordum.
Aslında bulunduğum mekan öğrenci mekanı olduğu için ortamdaki
rock bar’lar bir hayli boldu hatta Korelilerin barlarına isim bulmak için kasmayıp
direkt konuya girmeleri, yani Hongdae’deki barlarından birine “The Doors”
diğerine “Deep Purple” ismini vermiş olmaları beni bir hayli eğlendirmişti
fakat esas arayışımdan uzaktı bu mekanlar.
Esas aradığım şey, bu seyahatimden yaklaşık bir 13 sene kadar
önce saykodelik müzik takıntım başlayalı henüz birkaç sene olmuşken, o dönemki
öğrenci bütçesine göre ufak bir servet ödeyip satın almış olduğum “Love Peace
and Poetry: Asian Psychedelic Music” isimli plakta 1977ye ait bir şarkılarını
dinlemiş olduğum Koreli rock grubu San Ul Lim ve gruba ait bilimum
külliyattı.
San Ul Lim’i arıyordum derken tabii ki yürürken
grup elemanlarının 25 sene sonraki hallerine birden bire sokakta rastlamayı falan
ummuyordum. Aslında arıyor olduğum şey, bir müzik ortamında San Ul Lim diyip
öncelikle grubun günümüz Koresinde ne kadar hatırlanıyor olduğunu
öğrenmekti. Daha önceki müzik amaçlı seyahatlerimden biliyordum ki, bunu
öğrendikten sonra bu bilgi beni şehrin sahaflarının göbeğine atabilecek
potansiyeldeydi.
Düşüncem beni yanıltmadı. Az sonra girmiş olduğum ufak bir
CD dükkanında San Ul Lim ile ilgili birkaç yeniden basım kayda denk gelmekle
kalmamış, dükkan sahibinden meselenin atar damarı olan ikinci el plak
dükkanlarına nasıl gidebileceğime dair gerekli bilgiyi çoktan almıştım bile.
Her ne kadar Koreliler İngilizce konusunda pek başarılı
olmasalar da ( gerçi tüm Güney Koreliler chicken ne demek bilir fakat bu şu an
için konumuzun dışnda!) CD dükkanının sahibine LP dediğimde ne demek istediğimi
anlayıp bana bilgisayar ekranı yardımıyla kendimi ikinci el plakçıların
ortasında bulmam için inmem gereken metro istasyonunu gösterdiğinde amacıma
ulaşmış bulunuyordum.
Heohyeon..CD
satıcısının üstüne basa basa Feyyoonn diye okuduğu bu isim bir metro durağının
ismi olmasının yanı sıra Seul’ün turistik atraksiyonlarından sıkılmış bünyeye
ilaç gibi gelen ve durakla aynı isme sahip bir yeraltı çarşısını da içeren bir
yer. Hem de şehrin göbeğindeki en piyasa mekanlardan birisi olan Myeong-dong’a
sadece 1 durak uzaklıkta.
Türkiye sınırları dahilinde önce İstanbul’da açılmış
ardından da İzmir’e taşınmış bir Matara İlgievi vardır. Buranın sahibi ortam
plaktan geçilmemesine rağmen koleksiyonerlerin ilgisini çekecek daha başka bir
dolu şey sattığı için burasını bir plakevi veya sahaftan çok bir İlgievi olarak
tanımlar ve adı da bu yüzden öyledir. Eğer Matara İlgievi bir İlgievi ise o
zaman Heohyeon’un da bir tür ilgi çarşısı olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bol
miktarda plakçının yanı sıra koleksiyonerlerin ilgisini çekecek başka şeylerin de bulunduğu fevkalade bir yeraltı çarşısı burası.
Seul’e vardığım andan Heohyeon’u bulana kadar geçen zaman
içinde kafamın içinde çalan Asian Psychedelic Music toplamasındaki San Ul Lim
şarkısı “It was probably late summer” Kore sokaklarındaki gezim için bir
motivasyon olma görevini fazlasıyla yerine getirmişti. Şimdi sıra bu şarkının
bulunduğu San Ul Lim albümünün plağını bulmaya gelmişti. San Ul Lim daha önceki
CD dükkanında şahit olduğum üzere Güney Kore'de tanınmakla kalmıyor, Heohyeon’da ilk
girmiş olduğum dükkanda da şahit olduğum üzere plakları kolaylıkla
bulunabiliyordu. Dükkan sahibi grubun hemen hemen tüm albümlerini önüme
dizmişti.
San Ul Lim’in ilk iki plağını naçizane koleksiyonuma
katmakta karar kıldıktan sonra aklım söz konusu Asian Psychedelic Music
toplamasındaki ikinci dumanlı müzisyen Shin Joong Hyun’a takıldı. Shin Joong
Hyun plakları ne yazık ki San Ul Lim gibi ortalıkta yoktu. Aslında bunun
sebebini plak dükkanı sahiplerinden daha detaylı bir şekilde öğrenmek ne kadar
da iyi olurdu fakat İngilizce konusundaki yetersizlik kendisini Heohyeon’da da
göstermişti.
Her ne kadar bunu plakçı arkadaşlarımızdan öğrenemesek de
internette bu iki ismin geçmişi hakkında yapılan ufak bir araştırma neden
birisinin tüm albümlerinin seri olarak bulunabildiğine, diğerinin ise hiç
bulunamadığına dair bir hayli net bir fikir sunabiliyordu:
Shin Joong Hyun, her ne kadar klişe bir benzetme olsa da çok
yerinde olduğu içim benzetmeden edemiyorum, Güney Kore’nin Erkin Koray’ı. Genellikle rock
müzik ile ön plana çıkamamış bir çok ülkede bu tip Erkin Koray’lardan hep bir
tane bulunsa da Shin Joong Hyun’un Güney Kore Erkin Koray’ı olmasındaki
paralellikler çok fazla. Kendisi 1950li yılların sonunda ülkesindeki Amerikan
askerlerinin etkileniminden ilk çalışmalarını çıkarmaya başladığı gibi, 70lerin
başlarına gelindiği zaman tıpkı bir Amerikan askerinden satın almış olduğu
Gibson Les Paul ile 70lerin başlarına kadar gelmiş olan Erkin Koray gibi, hem
muhteşem rock gitar soloları atan hem de melankolik ve bir o kadar da dumanlı
sesiyle nefis şarkılar söyleyen bir rock yıldızı haline geliyor ve ülkede bir
hayli tanınıyor.
Daha sonra ise hikayenin Shin Joong Hyun’a ve bir nebze de
Güney Kore’ye özgü olan kısmı başlıyor. Dönemin
diktatörü kendisinden devleti öven (aslında Güney Kore’nin beyaz sarayı olan
Blue House’u öven) bir şarkı yazmasını istiyor. Shin Joong Hyun da senelerini
psychedelic gitar sololarına adamış özgürlükçü bir müzisyen olarak bu teklifi
kabul etmeyince film burada kopuyor ve bir gün üzerinde uyuşturucu ile
yakalanıp tutuklanıyor. Belli bir süre müzikten uzak kaldıktan sonra 80lerin
başında müziğe geri dönerek aktif müzik yaşantısını günümüze kadar devam ettiriyor. Ayrıca belirtmeden olmaz; kendisi dönemin
diktatörünün isteğini reddettikten sonra Blue House’u övmek yerine daha
mantıklı bir hareket yapıyor ve ülkesinin doğasını öven Beautiful Rivers and
Mountains isimli (seneler 2011’i gösterdiğinde Amerika’da çıkan Shin Joong Hyun
toplamasına ismini verecek kadar yabancılar tarafından sevilmiş olan) şarkıyı
yazıyor.
Shin Joong Hyun’ün sakıncalı müzisyen durumuna düşmüş olması
tabii ki plaklarının bulunabilirliğini de etkilemiş ve günümüzde 1975 ve öncesi
plakları iyi para ediyorlar.
San Ul Lim’in plaklarının bulunabilirliğinin daha kolay
olması ise hem ilk albümlerini 1976 sonu 1977 başında rock’ın Shin Joong Hyun
sonrası memlekette unutulmaya yüz tutmuş olduğu bir dönemde çıkarmış olmalarıyla
hem de bu albümün iyi satarak kendilerine şöhreti getirmiş olmalarıyla alakası
var. San Ul Lim tıpkı bizdeki Üç Hürel gibi üç kardeşin kurmuş olduğu bir rock
grubu. Güney Kore’nin hafif varlıklı bir ailesinden gelmiş olan bu üçlü üniversite
yıllarında işe tamamen amatörce bir giriş yapıyorlar. İlk albümleri bile gayet
amatör bir havada ve tek seferde kaydediliyor.İlk albümün A2 parçası “It was probably late summer”, 1976 sonu 1977
başı gibi rock’ın beşiği İngiltere’de punk-rock’ın yükselmeye başladığı bir
dönemde, içerdiği sanki o 60ların sonundan kalmaymış hissi veren amatör ruhlu
gitar solosuyla albümün sivrilen çalışması oluveriyor.
Yazının başlarında bahsetmiş olduğum 1999 tarihli Love Peace
and Poetry: Asian Psychedelic Music toplamasında hem Beautiful Rivers and
Mountains hem de It Was Probably Late Summer (buradaki belirtmek gerekir ki,
aslında bu şarkıların tamamen Korece isimleri tabii ki var fakat ikisi de
batıda bu isimlerle popülerleştirildi) toplamanın Güney Kore örnekleri olarak
yer almıştı. O dönemler Youtube gibi istediğimiz her coğrafyanın seçkin
örneklerini anında önümüze seren web ortamları olmadığı için böyle bir toplama
dünyaın Psychedelic geçmişinin keşfi için altın niteliğindeydi. Gün geldi;
yolum Güney Kore’ye düştü, seyahat boyu kulaklarımda yankılanan bu iki şarkı
bana Kore’nin yeraltındaki bir çarşısının kapılarını açtı, seyahatimi
renklendirdi. Bir gün sizin de o topraklara
yolunuz düşerse içinizde eskiye dair bir ilgi yeşerdiği takdirde belki Heohyeon’un
o nostaljik ortamına gider, yemiş olduğunuz tavuk yemeğinin acısını
orada serinletirsiniz.
Üniversite çağında veya yakınındayken gezmeyi, eğlenmeyi, değişik kültürleri tanımayı, hafiften de yaşın getirdiği serseri ruhu seven gençliğin yolu Belçika veya Hollanda’ya düştüğünde geçireceği tüm güzel vakitlerin çok mühim bir de destekleyicisi vardır: Belçika birası. Belçika biralarını hemen yanıbaşındaki diğer bir iddialı ülke Almanya’nın geleneksel biralarından ayıran en önemli hususlardan birisi ise farkı çok belirgin olan aroması ve yüksek alkol oranlarına rağmen kolay içime sahip olmasıdır. Aslında bu özelliği Belçika’nın hem Almanya hem de dünyanın dört bir yanındaki en popüler bira çeşidi olan Pilsen tipi hafif acımtırak biraları Jupiler, Stella Artois v.b. değil, manastır birası olarak adlandırılan biraları göstermektedir.
Türkiye’de senelerdir bir çok bira markası ithal olarak boy göstermekteyken bunca markanın arasında bir Belçika birasının eksikliği senelerdir vardı. Bu eksiği bu sene ithal edilmeye başlanmış olan ve hali hazırda Belçika’da da en popüler manastır birası markalarından birisi olan Leffe sonunda kapayıp bilimum marketlerin raflarında yerini aldı.
Aslında Avrupa’nın bilimum ülkelerinde, hatta dünyanın öbür ucu Çin Halk Cumhuriyeti’nde bile bilimum barlarda, hatta bazılarında Belçika barı adında konsept bir şekilde, Belçika birasının envai çeşidine rastlayabilmek mümkün. İstanbul’da halihazırda Taps gibi konsept bir ortam varken, cesur bir girişimcinin Belçika birası çeşitlerini bulabileceğimiz bir ortam açması da Leffe’nin Türkiye’ye girmesiyle başlamış olan başarılı hamlenin devamı olarak görmeyi umduğumuz İstanbul’un mekan ve kültür zenginliğine yakışacak hareketlerden.
Replikas'ı 90lı yıllarda Peyote'de Cumartesi akşamları çıktıkları dönemden beri takip ederim. Aslında onları takip etmem 60lı ve 70li yıllara ait Türk rock 45liklerini topladığım ve İstiklal Caddesi'nin o zamanlar var olan efsanevi mekanı Dip Sahaf'ı arşınladığım döneme denk gelir. O dönemler ihtilal sonrası yasaklanmış olan Cem Karaca tekrar gündeme gelmiş, hem Cem Karaca, hem de Erkin Koray hakkında yazılmış olan birer kitap ve Yavuz Plak'ın yasaklı Cem Karaca şarkılarını Best Of serisi şeklinde sunmaya başlamış olması, bir kitle için Anadolu Rock'ın yeniden dirilişi olarak anlam kazanmıştı.
Aslında 90lı yıllarda Türk pop müziğinin yapmış olduğu patlama bilimum Anadolu Rock diriliş albümlerini de beraberinde getirmiş olmasına rağmen, bu albümlerde düzenleme olarak hep bir vasatlık hakimdi. Aynı dönemde hali hazırda etkilenmiş olduğu 60lı ve 70li yıllar Türk rock müziğine kendi çalışmalarında bolca selam çakmış olan Replikas'ı diğerlerinden ayıran farklar da burada ortaya çıkıyordu. Samimi bir şeyler ortaya çıkarmak için bir araya gelmiş bir müzik grubu, zamanında yapılmış olan şeyin amaç ve ruhunu iyi kavramış olmak ve bunu her şeyin değişimiş olduğu 90lı yıllarda daha ilerici bir anlayışla icra etmek..
İşte 90larda Türk underground müziği yapmak üzere yola çıkmış olup bu yolda ilerlerken sadece Anadolu Rock'tan değil, bu coğrafyanın kıymetli alt kültürü arabeskten de beslenmiş olan Replikas, günümüze kadar eksenini koruyup sonunda yılların birikimini son çıkardığı cover albümü Biz Burada Yok İken'de derleyip toparladı.
Bugün albümü henüz daha dinlememiştim ki, yakın bir tanıdıktan bir "olmamış" yorumu aldım. Bu yorumun sebebini kendisine hiç sormadım fakat şu anda bir taraftan albümü dinleyip diğer taraftan bu yazıyı yazarken "olmamış" yorumunun sebebini çok iyi anlıyorum.
Aslında bana kalırsa gayet de "olmuş" bir albüm Biz Burada Yok İken. Replikas, bilimum Anadolu Rock cover'larını bir albümde derleyip toplama işinin altından Türkiye'de hakkını vererek kalkabilecek nadir isimlerden. Fakat eğer ki Replikas'ı az çok tanıyor iseniz, albümü dinlerken "Benim bildiğim Replikas çok daha iyisini yapabilir." cümlesini de kurabilme ihtimalinizin yüksek olması "olmuş" yorumunun kimine göre "olmamış" yorumuna kaymasına sebebiyet verebilir. Albümdeki bir çok cover orjinaline bir hayli sadık kalarak yapılmış. Kötü değil ama Replikas'ın önceki albümleri çıtayı zamanında bir hayli yükseltmiş olduğu için bazı cover'larda orjinalinden biraz daha uzaklaşıp, daha özgün düzenlemeler duysak ne kadar da fevkalade olurdu diyor insan.
Orjinaline sadık, fakat distorte ve saldırgan sound'un da kendini hard core bir gövde gösterisi olarak göstermiş olduğu düzenlemeler bunlar; ki bu bir artı puan zaten. Bir de üç tane düzenleme var ki; birincisi Ersen ve Dadaşlar'ın ilk 45liği Bir Ayrılık Bir Yoksulluk Bir Ölüm: Burada Dadaşlar düzenlemesine yine sadık kalınmış olmasına rağmen Wah wah'ın etkin kullanımı ve bu kullanımın düzenlemeye kattığı saldırgan hava pek oturmuş. İkinci olarak da Barış Manço Ölüm Allah'ın Emri çarpıyor göze. Orjinalindeki yabancı rock koleksiyoncularını bile defalarca hayran bırakmış olan zurna melodisi girişi, Replikas düzenlemesinde yerini distorte bir bas ve yaylı tambur birlikteliğine başarılı bir şekilde bırakmış. Üçüncü olarak da canlı halini defalarca dinlemiş olduğumuz Çiçek Dağı. Bu düzenlemedeki en önemli husus, rock gitarı kullanarak Çiçek Dağı'nı Anadolu havasını bozmadan icra edebilmek veya Erkin Koray'ı iyi anlayabilmiş olmak anlamına da geliyor bu; zaten Replikas tarafından kusursuz bir biçimde uzunca bir süredir gerçekleştirilmekte..
Uzun lafın kısası, dersleri hali hazırda çok iyi olan bir öğrencinin bir sınava hiç çalışmadan girip yüz üzerinden yetmiş iki alması gibi bir şey bu albüm.. Ben "olmuş" diyorum..
13 sene önce bugün Barış Manço’yu kaybettiğimizde, Türkiye belki bir 100 yıl daha geçse eşi benzerine kolay kolay rastlanamayacak bir insan selinin yasına tanık olmuştu. Barış Manço tıpkı adını verdiği televizyon programı gibi 7den 77ye herkese hitap etmesini bilmiş, herkese kendisini sevdirmiş ve de tabiri caizse herkes onu evden birisiymiş gibi benimsemişti.
Aslında burada ilginç olan ya da bana ilginç gelen husus, Barış Manço’nun 60lı ve 70li yıllarda uzun saçlı erkeklerin İstanbul sokaklarında tartaklandığı yer olan Türkiye’de, bir taraftan rocker olan kimliğini muhafaza etmeye özen gösterirken iken diğer taraftan da kendini her kitleden insana bu kadar sevdirebilmiş olmasıydı.
Barış Manço’nun müziğe kazandırdıklarıyla ilgilenen entelektüel kitle ise kendisini popüler kültür çerçevesinde sevenleriyle kıyaslandığı zaman çok daha incelenesi ve de aslında bu yazının konusunu oluşturuyor. Çünkü bu rocker kimliğin aslında günümüzde Türkiye kitlesinden öte takipçileri de var: Dünyanın dört bir yanındaki plak koleksiyoncuları.
90lı yıllarda üniversitede okurken Anadolu Rock plağı toplamaya başlamış olduğum için Barış Manço’nun 60lı yıllarda yaptığı twist çalışmalarından, Mazhar ve Fuat ile birlikte kaydettiği psychedelic çalışmalara kadar az bilinen bir çok çalışmasını keşfetmek gibi bir şansım olmuştu. Türkiye’de 60lı ve 70li yıllarda yapılmış rock çalışmalarına olan ilgim de 2000li yıllarda devam etmesine rağmen bir süredir plak toplama işini bırakmış, başka türlere yönelmiştim. 2006 senesinin sonbaharında tatil amaçlı yapmış olduğum bir İskandinavya seyahatinde bir gün Stockholm’ün meşhur tarihi çarşısı Gamla Stan’da yürüyordum. Yolda gördüğüm Sound Pollution isimli bir müzik dükkanı, hitap ettiği kitle açısından ilgimi çekti. Bu dükkan Türkiye’deki Heavy Metal dinleyen kesimin de ilgi alanı olan pek meşhur karanlık müzik Swedish Death metal tarzının sunulduğu bir dükkandı. Aslında bu tarz benim ilgimi çekmiyordu. 90lı yıllarda üniversiteden bir arkadaş İsveç’ten Anekdoten isimli bir rock grubunun bir CD’sini getirmişti bir gün okula ve de çok sevmiştim o grubu. Dükkana girip kasadaki arkadaşa Anekdoten’i sorunca beni kendi dükkanının az aşağısında başka bir dükkana yönlendirdi. Mellotronen isimli bu dükkanda kasada duran kişi Anekdoten’in davulcusuydu ve de ilk şaşkınlığı atlattıktan hemen sonra Türkiye’den geldiğimi söyleyince bana direkman Erkin Koray dedi. Şimdi burada parantezi açıp, Erkin Koray’ın Avrupa’daki bu tarz rock koleksiyonerleri için özel olan dükkanlarda bilinen bir müzisyen olduğunu, plaklarının yine aynı koleksiyoncular tarafından ilgiyle toplanıyor olduğunu söylersek aslında Anekdoten’in davulcusunun Erkin Koray’ı biliyor oluşunun çok da şaşılacak bir husus olmadığını anlarız. Fakat yine de, kendisi benim 90lı yıllarda severek dinlemiş olduğum bir İsveç grubunun davulcusu olduğu için Türkiye’nin rock geçmişi hakkında bilgi sahibi olduğunu öğrenmek yine de ülkeden uzak bir dükkanda insanı sevindiriyordu..
90lı yıllarda İsveç’ten çıkma bir grup daha dinlemiştim Landberk diye. Bu grubu tezgahta duran arkadaşa söylediğimde bana dükkanın öteki tarafında plakları karıştırmakta olan sarışın arkadaşı gösterip kendisinin Landberk’in gitaristi Reine olduğunu söylediğinde, bu sefer tam da mekanına gelmiş olduğumu hepten anlamış bulunuyordum. İsveç’in orta yerinde Barış Manço muhabbetinin açılması da bu şekilde başlıyordu. Reine, Türkiye’den geldiğimi öğrendiğinde çok ilgilenip bana elindeki bir çekim CD’den, bu CD’de bir çok Türk rock çalışması olduğundan, hepsinin muhteşem çalışmalar olduğundan fakat hangi çalışmanın kimin olduğu konusunda çok bilgi sahibi olmadığından bahsetti. Daha sonra da bana bilhassa çok seviyor olduğu bir çalışmasının başındaki melodiyi mırıldandığında, Barış Manço’nun 70’lerin ilk yarısında yaptığı Ölüm Allah’ın Emri’nden bahsettiğini anladım.
Bilenler bilir, Ölüm Allah’ın Emri’nin başında çok kendine özgü ve enerjik bir zurna melodisi vardır. Bu şarkı Anadolu Rock denen tarzın Barış Manço tarafından yapılmış çok kaliteli bir örneği oladursun, İsveçli bir rock koleksiyoncusu için çok daha ötedir. Reine için de öyleydi ve de bana şarkının başındaki zurna melodisini tarif ederken, melodinin o ana kadar dinlemiş olduğu en sert ve saldırgan rock melodilerinden birisi olduğundan bahsediyordu. Bize kendi içinde bulunduğumuz kültürden olduğu için güzel bir doğu batı sentezi gelen bir şarkı, İsveçlinin kulağında çok öncü ve sert bir rock tonlaması olarak çınlıyordu.
Reine ile en son 2011 senesinin sonbaharında İsveç’e yaptığım kısa bir seyehatta tekrar görüşme fırsatım olduğunda, Barış Manço ile başlamış olduğu Anadolu Rock hayranlığının çok daha derinlerine indiğini, çeşitli ortamlardan bir çok kaydı plak olarak edinmiş olduğunu ve de Arif Sağ’ın eski dönem enstrümantal çalışmalarına kadar geniş bir yelpazade Türkiye’nin müzikal olaylarını mercek altına aldığına şahit oldum.
Uzun lafın kısası hem Barış Manço, hem de onunla aynı yoldakiler, 60lı ve 70li yıllarda yapmış oldukları sentez müzikle, kendi topraklarımızda bile bihaber olduğumuz bir kitlenin günümüzde ilgisini uyandırdılar. Şu anda aramızda olmayanların hepsinin huzur içinde yatmasını diliyorum…
Arjantin denince aklıma hep çocukluğum gelirdi. 1986 senesinde, yani ben 8 yaşındayken, Meksika’da yapılan dünya kupası; açık mavi ve beyaz çubuklu formasıyla İngiliz defansını leblebi yer gibi çalımlamış Maradona’nın oynadığı takım. Daha sonra büyüdük ve Beyoğlu’nda bira içecek yaşa gelince Arjantin bardak girdi hayatımıza. Seyahat etmeyi hobi haline getirebilecek kadar ekonomik özgürlük kazandıktan sonra bile Güney Amerika uzak yerdi; gitmesi zordu. Ta ki, Cervantes’te öğrenilmiş birkaç kur çat pat İspanyolcanın yaratacağı motivasyon, kredi kartına 12 taksitle Güney Amerika’ya uçabilmenin bütçeyi sarsmayacak olması, Arjantin’in vize istememesi gibi faktörlerin bir araya gelmesi ve bir Kasım gecesi Frankfurt’tan binip ertesi sabah kendimi Buenos Aires’te bulmama dek...
Aslında Buenos Aires’teki pasaport kontrolü sırasında beklerken bile kendimi hala vizeden muaf olduğuma inandıramıyordum. Onca sene Schengen vizesi çıkarırken, çektirmiş olduğun biyometrik fotoğrafta nasıl baktığına bile kusur bulunmasına alıştıktan sonra elini kolunu sallaya sallaya Arjantin’e girebiliyor olmak acayip geliyordu. Zaten bir akşam önce, Lufthansa çalışanı bile pasaportu incelerken inanamamış, “Arjantin’e vize olmadığına emin misiniz?” diye sormuştu. Sıra gelip de polis damgayı basınca kaygılarımdan kurtuldum: Turista 3 meses! Arjantin resmen “Bırak Schengen’i Avrupa’yı yahu.. Ben sana onların sunacağının on katı muhteşem doğa, taze ve ucuz yemekler, şaraplar, sıcak ortam sunarım. Hem de istersen 3 ay!” diyordu..
Buenos Aires ilk bakıştaki bakımsız görüntüsüne rağmen sizi bir müddet sonra içine çekmesini iyi bilen bir şehir. Şehrin göbeğindeki meşhur dikilitaş El Obelisco ve etrafına bakıldığı zaman ilk yapılan yorum bakımsız bir İspanyol şehrine benzediği olabilir. Fakat bu görüntü şehrin lüks semtlerine doğru yol alındığı zaman yavaş yavaş daha farklı bir görüntüye dönüşüyor. Bu durumu İstanbul’a benzetirsek, Tarlabaşı’ndan Nişantaşı’na doğru yürüdüğünüzde nasıl bir değişim oluyorsa aynı değişimin El Obelisco’nun oradan Buenos Aires’in Nişantaşı’sı Recoleta’ya doğru yürüdüğünüzde de olduğunu söyleyebiliriz.
Fakat Buenos Aires’in insanı yavaştan içine çekmesinde yatan sebep ne lüks semtleri, ne şehrin futbolla yatıp futbolla kalkması ne de tangonun romantikliği. Bunlar tabii ki, şehre ilk ayak basan bir yabancının ilgisini çekecek hususlar: River Plate ve Boca Juniors rekabetine daha yakından şahit olmak için birbirinden tamamen zıt kutupta olan bu iki rakibin, yani sosyetik River’ın ve halkın içinden olma iddiası taşıyan Boca’nın stadyumunu gezmek, Şükrü Saracoğlu stadyumunun 20 sene önceki hali diye resmini çekip internete koyabileceğiniz Boca Juniors stadyumu La Bombonera’nın içindeki müzede güya ünlü futbolcularla sahte fotoğraf çektirmek, La Boca semtine kadar gelmişken renkli evlerin arasındaki ben diyim bohem siz diyin varoş yaşantıya tanıklık etmek; daha sonra da lüks semtler Belgrano, Palermo ve Recoleta’da turlayıp kültürel farkın değişikliğine şahit olmak ve bir de şehrin en gözde tango mekanı Confiteria Ideal’de birkaç figür kapmak… Tabii ki bunların hepsi bu şehre gelince yapılacaklar listesinde başı çeken şeyler. Fakat Buenos Aires’in sizi içine çektiği şeyler değil. Ya da bana göre öyle değil.. Bana göre, şehrin en karakteristik ve en kendini sevdiren özelliği koruduğu nostaljik dokusu ve bu nostaljik dokunun size sundukları.
Konuyu biraz açalım. 2004 yapımı bir Arjantin filmi olan El Abrazo Partido’da çok ilgi uyandırıcı bir husus vardır: Filmin önemli sayılabilecek bir kısmı bir pasaj içinde geçer. Pasaj kültürü.. 2000li yıllarda Güney Amerika’nın en modern başkentlerinden birinde geçen bir filmin iskeletinin bir pasajda oluşturulmuş olması, ama öyle bir pasaj düşünün ki, İstanbul’da henüz daha alışveriş merkezlerinin olmadığı bir dönemde yani 90lı yılların başına kadar İstanbul’da yer almış olan pasaj kültürünün, ama burada günümüzde hala yer alan incik boncuk satan tarihi İstiklal caddesi pasajlarından veya benzerlerinden değil, misal İstanbul’un daha arka planda olan bir semtinin, mesela Kocamustafapaşa’nın pasaj kültürünün 2000li yıllarda halen Buenos Aires’de devam ediyor olması. Sadece bununla kalmayıp, şehrin trafiğe kapalı uzun ince alışveriş caddesi Calle Florida’da sağlı sollu pasajlarla beraber nostaljik çarşı dekoruna caddenin ortasına uzun uzadıya tezgahını sermiş işportacıların eklenmiş olması. Aynı işportacıların geçim kaynağının ihmal edilemeyecek derecede önemli bir kısmının sattıkları Heavy Metal temalı tişörtler olması da bu topraklarda, zaten çeşitli videolardan defalarca şahit olunmuş olan o dinleyici kitlesini doğrularcasına, rock ve metal müziğe olan ilgiyi açıkça ortaya koyuyor.
Nostaljik doku Buenos Aires’te pasaj kültürüyle kalmamakta; çok daha fazlası da var. Vakti zamanında şehrin temelini atmış olan İtalyanlar, buraya gelirken meşhur pizzalarını getirmeyi de ihmal etmemişler ve de seneler içinde Arjantin’in pizzası kendi tarzını öyle bir oluşturmuş ki, şehrin pizzacıları mükemmel bir damak zevkinin gövde gösterisini yapmaktalar. Fakat burada çok daha farklı ve de konumuzla alakalı olan bir nokta var. Buradaki restoranların çoğu eski dekorlarına çok sadık kalmışlar. İstanbul’da bu tip mekanlar; örneğin Kadıköy’deki Baylan Pastanesi, Beyoğlu İnci Profiterol, Tarihi Sarıyer Muhallebicisi gibi mekanlar burada İstanbul’da olduğu gibi gizli saklı köşelerde kalmış keşfedilmeyi bekleyen nostaljik hazineler olmaktan çok; kendini şehrin merkezi ile özdeşleştirmiş, attığınız her adımda karşınıza çıkabilecek yerler; ünü çok da önemli değil. Aslında bu mekanların en göz önünde olan bir tanesi var: Cafe Tortoni. Şehrin simgesi durumunda burası; çünkü hem 150 seneye yakın bir geçmişi var, hem de zamanının tüm sanatçı ve entelektüel kesiminin senelerce buluşma mekanı olmuş bir yer. Fakat nostaljik mekan öyle çok ki şehrin merkezinde, 2009un 70lerde geçen dokunaklı Arjantin filmi El Secreto De Sus Ojos’un yapımcıları böyle bir ortam içinde istedikleri özelliklere sahip dekorları ararken hiç de zorlanmamışlardır.
Nostalji ile modern yapıyı iyi kaynaştırmasını bilmiş olan Arjantinliler, bütün bu mekanların çok da uzağında olmayan Puerto Madero’da modern mimarinin örneklerini de sergilemişler. Arjantin’in meşhur barbeküsü Parilla’yı ve ünü dünyada yeni sivrilmeye başlamış leziz Arjantin şarabı Malbec’i kanal kıyısı manzaralı ortamlarda hem Arjantinlilere, hem de turistlere sunmasını bilip şehre bir artı daha kazandırmışlar.
Güneye giderken sıkı giyinmek gerek demiştik başlarken. Aslında sıkı giyinmek yaz dönemlerinde gelinmiş Buenos Aires için değil, yaz dönemlerinde dahi gidilse yine sıkı giyinmeyi gerektiren Güney Amerika’nın da güneyi Patagonya’dan ve buzullara yaklaştıkça doğal olarak daha da soğuyan havadan kaynaklanan bir sebep.
Patagonya’nın en popüler buzulu Perito Moreno’yu görmek için en yakın şehir olan El Calafate’ye uçak indiğinde gözünüze çarpan ilk güzellik turkuaz rengiyle sizi karşılayan meşhur Argentino gölü oluyor. Gölün kenarından yamacından kaptırıp El Calafate’ye doğru yol alıyorsunuz daha sonra. El Calafate otelleri ve doğası itibarıyla Abant’ı hatırlatan bir yer. Yaz mevsiminde püfür püfür esiyor, tertemiz havayı ciğerlerinize çekiyorsunuz şehirde tur atarken. Perito Moreno turizminden geçinen çok ufak bir yer burası ve tek ana caddesini dağcılık malzemeleri satan dükkanlar ve et lokantaları doldurmuş. Arjantin’in genelinde zaten ünlü olan bir Parrilla var iken bu olay El Calafate’ye geldiğiniz zaman yerini Patagonya usulü kuzuya bırakıyor, önünüze taptaze gelen açık ateşte ve ilkel bir sopa düzeneğinde pişmiş bol kemikli kuzu etiyle birlikte.
El Calafate’den yaklaşık 80 km uzaklıkta bulunan Perito Moreno buzulu, aynı ismi taşıyan koskocaman parkın içerisinde bulunuyor. Bu muhteşem ortamın keyfini çıkarmak için sunulmuş üç aktivite mevcut: Buzulların üstünde trekking, tekneyle buzul kıyılarına doğru yapılan Nautical Safari ve de ziyaretçi platformundan panoramik görüntü. Haliyle ilk iki aktivite geziyi biraz daha heyecanlı bir boyuta taşırken, ziyaretçi platformunun üzerine çıkarak birkaç tane fotoğraf çekmek ve buzulun kopup Argentino gölünün türkuaz rengi suyuna karışmasını izlemek de buralara kadar gelmişken olmazsa olmazlardan. Hatta ve hatta, ziyaretçi platformunun (ve de parkın tamamının) her tarafını süsleyen Güney Amerika’ya özgü kırmızımtırak bitki firebush veya İspanyolca adıyla notro ve arka plandaki buzullardan muhteşem fotoğraf kareleri çıkıyor olduğu da, söylemeden geçilmemesi gerekenlerden.
El Calafate’de yetişen kızılcık benzeri çok meşhur bir meyve var. Zaten şehrin adı da bu meyvenin adının El Calafate olmasından kaynaklanıyor. Likör, reçel, dondurma yapımında; bölgenin meşhur birası Austral’ın aromasında kullanıyorlar bu meyveyi. Buzullarda gün boyu yapılmış bir seyahatten sonra bu meyvenin likörünü yudumlayıp bol soğuk yemiş olan bünyenizi ısıtıyor, buzul maceranızı mutlu bir şekilde sonlandırıyorsunuz. Bir inanış bu meyveden tadanın bir gün Patagonya’ya tekrar geleceğini söylüyor. Duyar duymaz inandım; çünkü ben zaten en başından beri bir gün o topraklara tekrar gideceğime, o muhteşem doğayı daha derinden keşfedeceğime inanıyorum..